24 Şubat 2014 Pazartesi

Yürek...

Ölmüş bir bloga uzun bir aradan sonra yazıyorum... Bu giriş birazdan yazacağım konuyla oldukça ilgili oldu gibi...

Daha sık yazmak istesem de bir türlü olmuyor... Gündemdeki bir konuyla ilgili yazmak istiyorum sonra ben yazana kadar zaten gündem değişmiş oluyor. Tabii ki gündem değişmeden yazmak istiyorsanız 1-2 saat içinde yazmanız gerek...

Evet sosyal içerikli mesajımı da verdikten sonra ufaktan konuya giriş yapayım...

Bundan birkaç ay önce dersanenin daha bu kadar yoğun olmadığı, lak lak yapıp genel kültürümüze level atlatabildiğimiz zamanlarda öğretmenler odasında oturuyoruz. Diren adlı iş arkadaşımla şunu dinledin mi bunu dinledin mi diye muhabbet ederken bir şarkı önerdi; şu ankinden daha az akıllı olan telefonuyla şarkıyı açtı ve bana verdi...

Şarkının adı Yürek idi... Gerçekten daha ilk saniyesinde müziğiyle nasıl bir şarkı olduğunu belli ediyor diye düşünürken sözler girince aradaki tezatlığı fark ettim... Daha da ötesi asıl ilgimi çeken klip oldu... 


Eve gidince ilk iş yalnız başıma şarkıyı yeniden dinlemek olacaktı. Ve tabii ki klibi izlemek...

Eve geldim dediğimi yaptım... Şarkıyı açtım dinlemeye başladım... Öncelikle şunu belirteyim uzun zamandır Duman dinlemiyordum... Hatta en son severek ikinci albümünü dinlemiştim... O süreden beri uzak duruyordum kendilerinden...

Ama bu şarkı daha ilk saniyesinde fark ettirmişti... Yine yapmışlardı ilk zamanlarda yaptıklarını...

Müzik inanılmaz eğlenceli... Sözler ise bir o kadar tezat... Tıpkı 
Everly Brothers'ın Bye Bye Love şarkısı gibi...

Şarkıya kendinizi kaptırmamanız mümkün değil...

Ve tabii ki de klip...

Sonda söyleyeceğimi başında söyleyeyim tıpkı klibin sonunu başından tahmin ettiğiniz gibi... 


*İlla gereksiz oyunlar oynayacaksın değil mi?*

Ne güzel görüşmüyorduk lan uzun zamandır. Ovalayıp lambadan çıkan cin gibisin... 

*Tamam la tamam kızma buralarda olduğumu hatırlatayım dedim.*

Neyse...

Nerede kalmıştım?

Hatırladım...

Kesinlikle her şeyiyle -müziği, sözleri, klibi- Türkiye standartlarının çok çok üzerinde... 


İç ses araya girmeden önce de söylediğim gibi klibin sonunu başından tahmin ediyorsunuz... Ama bu sizi izlemekten alıkoyamıyor... Zaten hepimiz sonu başından belli olan hayat denen oyunu oynamıyor muyuz ki?

Bile bile sonuna kadar gittiğimiz gibi klibi de izliyoruz...

Klip ilk saniyesinden son saniyesine kadar tek planda çekilmiş... 


Oynayan amca gerçekten çok doğal... Şahsen ben çekimlerin çok fazla sürdüğünü sanmıyorum... 

Sonradan öğrendiğime göre klibi çeken kişi Berkun Oya imiş... Bunu öğrendiğimde yüzümde aptal bir gülümseme oluştu... Yıllar önce yayınlanan Cnn' deki Defakto isimli, Türk televizyonlarında gördüğüm en orjinal, en muhteşem programa imza atmış kişidir kendisi... O program bittikten sonra Ntv' de yaptığı Infoman de ikinci sırayı alır... 

İzmir'de yaşadığım için kendisinin ancak radyoda, gazetede ve televizyonda yaptığı işleri takip edebiliyorum... İstanbul' da yaşasaydım keşke dediğim ender anların sebebidir kendisi... 

Ve keşke eline daha çok kamera alsa... Bu adam bir gün istediğim filmi çekebilsem oynatacağım adam...

O yüzden bunu öğrendikten sonra kliple ilgili şaşkınlığım geçti...

Klipten çok bahsetmek istemiyorum izlemelisiniz bence... Ama son birkaç şey daha söylemek istiyorum...

Kliple ilgili araştırma yaparken gerek sözlük ortamlarında olsun gerek youtube yorumlarında olsun klip ile ilgili yapılan yorumları okuyunca şu ülkede yaşamaktan bir kez daha nefret ettim...


Yapılan bir işi beğenmek zorunda değil hiç kimse... Buna itirazım yok.. Eleştirilebilir de... Ama bok gibi olmuş, bir boka benzememiş gibi yorumları görünce ne kadar boktan insanlarla yaşadığımızı bir kez daha fark ettim... Müzik kanallarındaki bir ton saçma sapan klibin arasında güneş ışığı gibi parlayan şu klip hakkında -ne kadar beğenmeseniz de- bu tarz bir yorum yapmak densizliktir, farkında olmamaktır bana göre... 

Zaten klibi ilk izlediğimde daha televizyonda yayınlanmaya başlamamıştı. Yayınlanmaya başladıktan sonra da kimsenin fark etmemiş olması en azından paylaşılan şeyler arasında bulunmaması söylediklerimi destekler nitelikte... 

Bir de klibin en can alıcı noktası ise 2:37' de başlayan ve 16 saniye süren kameraya bakma sahnesi...

Amcanın kravatını bize düzelterek baktığı ve düzeltme işi bittikten sonra da bize bakmaya devam ettiği sahne... Amcayla yüzleşiyorsunuz. Amca sizle yüzleşiyor... Önce onun yerinde olsaydım ne yapardım diye düşünüyorsunuz... Kısa bir sıkkınlıktan sonra düşünmekten kaçmaya çalışıyorsunuz... Tam bu sırada bir bakıyorsunuz ki aslında o amcanın yerindesiniz. O amcanın yerinde olacağınız gün gelecek... O zaman ne yapardım diye tekrar düşünmeye başlıyorsunuz... 16 saniyede kafanızda tasarladığınız hayatınız gözünüzün önünden geçiyor...

Bir gün gelecek ve evde giyindikten sonra aynaya baktığınızda aslında hayatınıza bakacaksınız... Kazandıklarınıza, kaybettiklerinize, pişmanlıklarınıza, keşkelerinize, mutlu olduğunuz anlara, berbat geçirdiğiniz anlara, yaşadığınız zorluklara.... Her şeye...


İşte bu klip o yüzden bu kadar güzel bir klip... Ve yapılan yorumlarda az önceki söylediğim yorumlardan ziyade beni kızdıran yorum, "Niye 16 saniye kameraya bakıyor ki? " idi... 

Daha fazla bir şey söylemek istemiyorum bu konuyla ilgili oturun izleyin...

Ve düşünün... Şahsen ben düşündüm...


O amcanın yerinde olacaksam da bir gün, gerçekten sevdiğim kadınla güzel bir hayat geçirdikten sonra olacağım... Ve her ne kadar kaybetmiş gibi görünsem de güzel bir hayatın özetini izleyeceğim o aynada... Hüzünlü ama gururlu bir ifade olacak yüzümde... 


Şarkının sözleri:


varamadım doyamadım kokusuna tadına
adım adım kovaladım bulamadım izini
salınarak gezinerek beni deli ediyor
ölene dek mezara dek yüreğimi yakıyor
aman allah..
ölene dek mezara dek yüreğim yanıyor

bu ne kaçış bu ne gidiş
öyle delice bir aşk
varılamaz dönülemez
gel benimle dolaş aman allah
ölene dek mezara dek gel benimle dolaş

ahh kimin için atıyor bu yürek
söyle kimin için atıyor bu yürek
napıp ediyor sevdigini üzüyor
aklımız ermez aman allah
nazlı ediyor gözlerini süzüyor
ah geri gelmez..

alışamam degişemem gelemedim oyuna
uzanırım erişemem tutamadım elini
deli gönül dayanamaz bildigini okuyor
sevilemez sarılamaz yine seni arıyor
aman allah
ölene dek mezara dek yine seni arıyor...








21 Haziran 2013 Cuma

Tek Yüzük...


Değinmek istediğim konu gerçek dünyadan... O çok hayranı olduğum orta dünyadan değil...

Bundan 5-6 ay kadar önce birkaç bilgi almak için bankaya gittim. İsminin çok gerekli olduğunu sanmıyorum açıkçası... Ama direnişten ağzının payını alan bankalardan bir tanesi...

Bilgi vermek için bir eleman geldi. Başladı konuşmaya...

Zaten karşımdaki kişi siyasetçi, avukat, müşteri temsilcisi ve bankacı ise ister istemez bir ön yargı oluşuyor o kişiye karşı... Muhabbetin şekline, karşımdakinin tavrına göre de bu ön yargı ya yıkılıyor ya da güçleniyor...

Eleman, laf arasında evli olduğunu söyledi.

Burada ilk yaptığım şey parmağında yüzük olup olmadığına bakmak oldu.

Parmağında yüzük olmadığını fark ettiğim anda iki seçenek belirdi beynimin kıvrımları arasında...

1. Eleman evli değil ve beni ikna etmek için evliyim diyor ki bu durum, konu ne olursa olsun elemanın yalan söylediğine ve güvenilmez biri olduğuna işaret ediyor... O adam atomu parçalayabilir; ama benim ön yargımı asla ama asla yıkamaz...

2. Eleman gerçekten evlidir. Ama bu durumda da ilk seçenekten daha berbat bir durum oluşuyor. Son derece mide bulandırıcı bir harekettir bu benim gözümde... Evli olduğu halde o yüzüğü takmayan insanlar... Bunlar genellikle erkektir. Bunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Burada da şöyle bir durum oluşuyor. Eleman karım dediği bir insana bunu yapıyorsa, dışarıdaki insanlara neler yapmaz ki... Bu durumda da eleman güvensizliğini korumaktadır... Hatta ilk seçenekten daha da kuvvetli bir şekilde...

Peki bütün bunları neden anlattım?

*Evet, neden anlattın?*

Geçen gün RTE' nin Kazlıçeşme' deki mitingini izlerken dikkat ettim, parmağında yüzük yoktu...

Şimdi bu adamın evli olduğunu cümle alem olarak biliyoruz. Eğer bu adamın her dediğine sürekli kafa sallayan, alkış tutan varlığı yüzük niyetine yanında taşımıyorsa, RTE' nin güvenilirliği konusunda çok net fikir verebilir bu durum...

Tam burada onlar yüzük takmaya karşı diyenler olabilir...

Dün Kadir Topbaş' ın parmağında yüzük olduğunu fark ettim. Ayrıca az önce yukarıda bahsettiğim her denileni alkışlayan ablanın Somali'deki ziyaretine yürüyen maden kılığında gittiğini hatırlatırım...

Bankacı eleman gibi bu adamı da sorgulamak gerekirse ilk seçenek geçerliliğini yitirecektir.

İkinci seçenek geçerlidir.

Ve bu adam karım dediği kadına bunu yapabiliyorsa sana, bana ve bu ülkeye neler yapmaz... Yapıyor da zaten... Yapmaya da devam edecek en azından bir süre daha...

Belli bir kesim bu adamın ne olduğunu zaten biliyor... Bilen bu kesimin, bilmeyen kesime bunu anlaşılır bir biçimde izah etmesi gerekiyor bir sonuca ulaşılması isteniyorsa...

Ve ben bunun şu anki mevcut partilerle olabileceğini de sanmıyorum. Direnişteki her farklı sesin eşit olarak temsil edileceği yeni bir partiye, yeni bir oluşuma ihtiyacımız var...

Eğer mevcut bir parti üzerinden devam edilecekse de bu parti büyük ihtimalle -oy oranı nedeniyle- CHP olur...

Benim için bunun tek bir koşulu var: İki yıldır gözlemlediğim ve uzun bir süredir dile getirdiğim ve birçok kişinin de şu anda dile getirdiği Emine Ülker Tarhan, CHP'nin başına geçerse ve kadrosunda büyük bir değişikliğe giderse daha doğrusu kadrosunu direnişteki farklı seslerle birleştirirse ancak o zaman oyumu alabilirler...

Bunlar olmazsa benden yine kullanılmamış bir oy çıkacaktır... Ve biliyorum ki benim gibi düşünen kişi sayısı az değil...

14 Haziran 2013 Cuma

Oy Vermek Bir Şeyleri Değiştirseydi Yasaklanırdı...


Şimdi bir an için okulda olduğunuzu düşünün. Her şey iç güveysinden hallice... Bir şekilde yuvarlanıp gidiyorsunuz. Ama canınızı sıkan şeyler de yok değil... 

Bir tane eleman okulda ağa gibi dolaşıyor, istediği öğrenciye istediği zulmü yapıyor. Astığım astık, kestiğim kestik modunu açmış kafasına göre takılıyor. İdare hiçbir şekilde ses çıkarmıyor. 

Herkes bir nevi sinmiş durumda...

Bir gün bu elemanın zorbalığı, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı olan bu yerde size ya da bir arkadaşınıza rastlıyor. Zaten en başından beri rahatsız olduğunuz bu duruma artık daha fazla dayanamayacağınızı düşünüyorsunuz. Vücudunuzun her bir parçasına kadar bir cesaret yayılıyor ve bu elemana herkesin içerisinde kafa tutuyorsunuz.

Eleman önce hiç beklemediği bu çıkış karşısında bocalıyor; ondan sonra bu bocalama  hali, insanlar üzerinde kurmuş olduğu baskının sarsılma ve gücünü kaybetme korkusu ile bir anlık sinirle karşılık vermeye hazırlanıyor...

Siz, eleman ve etraftaki diğer herkes durum değerlendirmesi yapıyor kısa bir anlığına...

Siz gözünüzü karartmışsınız ve sonuna kadar gitmeyi göze almışsınızdır artık...

Eleman sizdeki cesareti ve bu cesarete destek vermeye hazır etraftaki insanları görüyor... Bir çıkış yolu arıyor...

Etraftaki herkes ise sizinle sonuna kadar gitme konusunda hemfikir... 

Bu düşünme anı sona erdiğinde bu eleman bulduğu çıkış yolunu size sunuyor: Çıkışa gel... Şurada şu saatte... 

Şimdi hamle sırası sizde...

1. Elinize geçen bu fırsatı kullanıp o elemana hemen orada haddini bildirdiğinizde tamamen saf dışı bırakacaksınız. Ve o andan itibaren kimse üzerinde herhangi bir baskı kuramayacak, haksızlık yapıp, istediği gibi dolanamayacak... 

Ve bilecek ki ne zaman bunu yapsa artık cesaretle karşısına dikilip, haddini bildirecek çok fazla kişi olacak... Yönetim bile okulu yönetmesi gerektiği gibi yönetecek... Evet belki bu eleman sizi tek başınıza yakalayıp, daha avantajlı bir şekilde karşınıza dikilecektir... Ama artık en ufak bir olayda sizi destekleyecek birçok kişi çıkacaktır. Kazandığınız cesaret de cabası... Eleman ise bir daha buna cesaret etmeden önce düşünecektir. Bir yerden sonra yenilgiyi kabul edecektir...

2. Hayatınız boyunca düzgün yaşamaya çalışmış, belli kurallar koymuşsunuzdur kendinize ve lafta değil gerçekten delikanlısınız. O adamın oraya çok daha avantajlı geleceğini biliyorsunuz. Ve buna rağmen o teklifi kabul eder ve orada halletmeyip o çıkışa giderseniz kaybettiğiniz an olacaktır. 

Az önce size destek verecek olan hiç kimseyi yanınızda bulamayacaksınız. En fazla birkaç arkadaş... Ama oraya ne şekilde giderseniz gidin dezavantajlı olacaksınız. Ve kaybedeceksiniz. Hem de kısa süreli bir kayıp değil... Eskisinden daha kötü durumda bulacaksınız kendinizi... Daha sinirli daha öfkeli hale gelen bu eleman okulda kurduğu baskıyı daha da arttıracaktır... Zaten rahatsız olduğunuz durum daha da rahatsızlaşacaktır. Ayrıca okul yönetimi de çıkışta olanlardan sizi sorumlu tutacaktır... 

Ve hiçbir zaman kendinizi affetmeyeceksiniz... Ara ara, "Elimden geleni yaptım." yalanı ile kendinizi avutmaya çalışacaksınız. Yaptığınız hatadan dolayı kendinize duyduğunuz o kızgınlık, hayatınız boyunca kan lekesi gibi orada duracak...

3. Eğer ne orada bir şey yapıp ne de o çıkışa gitmezseniz sadece o elemana karşı değil, kendiniz dahil herkese kaybetmiş olacaksınız. Artık yalnız olacaksınız. Ve pişmanlık dediğimiz o lanet duygu hayatınız boyunca kan lekesi gibi hep orada duracaktır.

Yazıyı okurken hangi seçimi yaptığınızı tahmin etmek çok zor değil... Bazı şeylerin örneğin bir yazıda daha kolay olduğunu da biliyorum... Ama zaten kafa tuttuk artık biraz daha sabrederek, biraz daha fedakarlık yaparak bu işi kararlılıkla istediğimizi alana kadar sonuna kadar götürmemiz gerekiyor... 

Referandumu neden mi kabul etmiyorum? Etmiyorum değil edemiyorum...

Çünkü içinde bulunduğumuz şartlarda yapılacak referandum; o elemanın bizi okul çıkışına çağırması demektir... 

Başlık olarak kullandığım Emma Goldman'ın sarf etmiş olduğu cümle sadece bu şartlar altında değil genel olarak da bize yol göstermelidir. 

Hakkımızı mı aramak istiyoruz?

O zaman çıkmış olduğumuz yoldan geri dönmeyeceğiz, dönmemeliyiz de...

Bunun tek yolu var: Doldurduğumuz meydanları boşaltmamalıyız... 



21 Şubat 2012 Salı

Welcome To Hell...


İnsanlar neden intihar eder?

*Lafa başlamadan söyleyeyim sonra demeyeceğim bir şey: Ben, senin beynini götünden sikeyim.*

Anlamanı beklemiyordum zaten... Ben de sadece şunu soracağım: Sen hiç bir daha açılıp açılmayacağını, açılsa bile yazdıklarının yerine ulaşıp ulaşmayacağını bilmediğin bir telefona mesaj attın mı? Bunun literatürdeki adı: Çaresizliktir...

*Elinden geleni yapıp, sabredip beklemen gerekiyordu.*

Neyse...

Tatsız bir yazı olacağını anlamışsındır... Tatsız olsa da samimi bir yazı olacağı kesin...

Sorumu yineleyeyim: İnsanlar neden intihar eder?

Buna verecek bir sürü cevabınız vardır eminim... Ama içlerinde en göze batanı, artık içinizde devam etme isteği kalmamış olmasıdır. Hayatın boktan olduğunu da düşünürsünüz ya da her şey size anlamsız gelir...

Benden size bir tavsiye eğer olur da bir gün intihar ederseniz, sonuna kadar gidin. Kısacası ölün!

Şayet olur da yaşamaya devam ederseniz, boktan olduğunu düşündüğünüz o hayat sizi bekleyen cehennem gibi günlerin  yanında cennet gibi kalacak... Ben daha iki günde bunu anladım...

Pazar gecesi böyle bir şeye kalkışırsınız, kendini bilmez(!) iki kişi sizi bırakmaz ve siz yepyeni bir pazartesiye uyanırsınız. Aslında yepyeni olmasını istersiniz. Ama yeni falan değildir. Her şey aynıdır. Hatta daha anlamsız gelmeye başlar. Genelde diyete başlama, spora başlama, aldığınız kararları uygulamaya başlama günüdür pazartesi; ama hiçbir zaman gerçekleşmez bu... Nitekim yine gerçekleşmedi. Belki de ben beyaz ışığa kadar ulaşamadığım için daha boktan durumdayımdır; orasını bilemeyeceğim.

Her şeyin kaldığı gibi devam ettiğini gördüğünüz o an işte gerçekten öldüğünüz andır. Düşünsenize; gece böyle bir işe kalkışıp, geceyi hastanede geçirmişsiniz. Ertesi günü depremle uyanıyorsunuz, sonra yapmanız gereken işleri halletmek için evden çıkıyorsunuz. Üstelik artık bir amacınız da yoktur. Her şey o kadar sinir bozucu bir şekilde normaldir ki boş gözlerle etrafınıza bakınırken karşınızda oturan kadın gözünüzün içine baka baka burnunu karıştırır. Karıştırmak da değildir o, oymaktadır... Ne çıkartmayı umuyorsa artık?

Sinirlerinizin daha fazla ne kadar yıpranacağını düşünürken bu sizi yaşarken toprağın altına sokar... Sonra bir amacınız varken yapmanız gereken işleri yapmaya koyulursunuz. Ama tek bir fark vardır: Artık bir amacınız yoktur... 

Sonra keşke ölseydim düşüncesini 999999. kez kafanızdan geçirirken çevrende olanlar bunu bir milyona tamamlar... 

İşte o zaman anlarsınız ki ne kadar haklı olursa olsun siz aslında bir önceki gece onun için ölmüşsünüzdür. Ve kendiniz için de ölmüşsünüzdür...

Bu arada aklıma gelmişken söylemeden geçmeyeyim. Ben ölmek istemenin, herkesin hakkı olduğunu düşünenlerdenim. Yasal olmasını bile savunurum. Aslında yasalmış. Tam olarak olmasa da dolaylı olarak yasalmış...

Polisler o gece geldiğinde bana "Yardım istiyor musun?" diye sorduklarında ben, "Hayır." deyince "Yardımı kabul etmiyorsun yani?" diye tekrar sordular Kenan Işık'ın son kararınız mı? sorusunu sorarkenki edasıyla... Ben de Kenan Işık'ın karşısındaki yarışmacı edasıyla "Etmiyorum." dedim. N.ş.a'da bırakıp gidiyorlarmış. Bu da ölmeyi yasal hale getiriyor. Sonra işte polislerden biri, bir yakınını böyle kaybettiği için bırakmadı. Ertesi gün bile aradı kontrol etti. Murat Abi gibi polisler de varmış demek ki...

Bu kararı aldığım barda otururken, kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama yazdığım şöyle bir şeydi:

"Herkese,
Bu durum yüzünden kendinizi ve başkalarını suçlamayın. Hayatınızda bir kez olsun benim dediğimi yapın.

Ben bunları yazarken Like A Stone(*) çalıyor. Akustik versiyonu... İlk kez dinledim. Zaten Chris Cornell değilsen, bu hayat çok sıkıcı. Bu arada ilk kez dinlediğim bu versiyon. Yanlış olmasın.

Ne diyordum? Hea, hatırladım. Eğer huzur içinde uyumamı istiyorsanız dediğimi yapın. Bunun tek suçlusu benim. Her şeyi mahvediyorum. Sürekli mahvedeceğime, son bir kez mahvederim. Hepinizi seviyorum, kendimden nefret ediyorum! 

Hoşçakalın!"

Yazdıklarım bu şekildeydi... Zaten ertesi gün ne olduğunu soran anneme ve babama o kağıdı verdim. Anlatmak zor geldi açıkçası...

Evet, her şeyi sürekli mahvedeceğime bir kez mahvetmeyi istedim. Ama ne yazık ki beceremedim... Ve yine mahvettim...

Hayatımda ilk kez bazı şeyleri geri almayı istedim... Bundan bir ay öncesi bile yeterli olur aslında... 

Başta bahsettiğim gibi sadece iki günde bundan sonra kalan yaşamımın daha da boktan olacağını gördüm... 

Sabahları kusarak, deli gibi üşüyerek, ağlayarak uyanıyorum. Sonra soğuk soğuk terlemeye başlıyorum. Yemek yemek gibi bir olay tamamen ortadan kalktı sayılır. Üzerimden dünyanın bütün tırları geçmiş gibi yorgun, bitkin hissediyorum kendimi... Yaşayan bir ölüden  ya da içi boş bir çuvaldan farksızım... Bundan sonraki hayatım için söyleyeceğim tek şey: Raif Efendi... 

Eskiden yaşamdan zevk almam için bir nedenim yoktu. Almıyordum. Şimdi almak istesem de alamayacağım zaten ve almaya da niyetim yok...

Kimsenin beni anlamasını beklemedim, beklemiyorum da... Ama bu sefer bu durumda olmamın nedeni benim... Ve ben bu hatayı kaldırabilecek gücü hissetmiyorum kendimde. Zaten İsmail Abi'nin de dediği gibi "Ben güçlü olmak istemiyorum ki."... 

Ve evet! Her zaman söylerdim şimdi biliyorum: Ben uzun yaşayacak ve yalnız ölecek bir insanım... Bu sefer tescillendi.


Bu arada o barda otururken çalan en son şarkı şuydu(**)... Ve becerebilseydim eğer en son dinlediğim şarkı olacaktı... Hayatımda yapmadığım bir şeyi yapacağım bu sefer... Sonunun ne olacağını bile bile bekleyeceğim... Canımın acıyacağını bile bile bu sefer umudumu kaybetmeyeceğim... Hem ne demiş Leyla ile Mecnun'da Fuzuli: "ki beklemek en zorlu halidir yaşamanın..."    


Not: 
(*)   Chris Cornell: Like A Stone(unplugged)
(**) Portishead: Roads...


7 Şubat 2012 Salı

Protect Me From What I Want...


Yarım yıl...

Ne mi bu?

Buraya yazı yazmadan geçen süre... Beni tanıyanlar, düz mantıkla hatta çok düz mantıkla bakacak olursa; çok mutlu zamanlar geçirdiğimi düşünebilir. Çünkü; ben yazı yazma işlemini sıkıntılı olduğum zamanlarda gerçekleştiririm. Yazı yazdığıma göre sıkıntılı bir ruh hali içerisindeyim an itibariyle... İşte düz mantık denen şey de bundan ibarettir. 

Ama yer yer mutlu günlerim olsa da çok mutlu mesut, börtü böcek zamanlar geçirmediğimi itiraf etmeliyim. Ettim gitti...

Ama şu da var zaman zaman kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar huzurlu ve mutlu hissettim. Kesinlikle pişman değilim yaşadıklarımdan...

Şöyle düşünün: 27 yaşındasınızdır. Birçok şey yaşamışsınızdır. Bu yaşanmışlıkların her alanda olduğunu düşünün. Kariyer, aile, ilişki, çocuk vs.

*Ne çocuğu lan? Bokunu çıkarma*

Olm, bu sefer karışma, çok pis şeyler olur; uyarıyorum şimdiden!

*Tamam lan tamam karışmıyorum. Belli ki saçmalayacaksın yine.*

Bir çok şey yaşarsınız; bir sürü şey, insan, olay vs. çok büyük yaralar açar, çok büyük izler bırakır. Bazıları gerçekten çok büyüktür, bazılar ise devede kulak...

Ben hayatım boyunca hiçbir zaman yaşadığım sorunların çok büyük olduğunu iddia etmedim, etmem de zaten. Ama bir sorunlu insanlar listesi yapacak olsak, sonlarda da yer almayacağımı çok iyi biliyorum.

Zaten olayım da yaşadığım sorunlar vs. değil.

Bu arada çok "vs." kullandığımın farkındayım. Ne yapayım amına koyayım, yazmaya yazmaya yazmayı unutmuşum.

Olay cidden bu sorunlar değil. Herkes ne yaşıyorsa büyüktür ve kendinedir... Söylemeye çalıştığım şey şu: Bir takım insanların, olayların sizde bıraktığı irili ufaklı izler...

Hatta bu izler öyle ki siz daha doğmadan olmuş olayların bıraktığı izler... Buna bir şey yapabilir misiniz?

Affedersiniz ama bir sikim yapamazsınız.

Hayatınız bu izlerle oluşur, oluşmuştur da...

Yapacağınız hiçbir şey yoktur onlara... Daha sonra sizin seçimleriniz, yaşadıklarınız sonucu olan izler eklenir onların üzerine. İşin komik yanı, onlara da bir şey yapamazsınız; siz daha ne olduğunu anlamadan o iz yerini çoktan almıştır.

İşte bazen daha fazla iz istemezsiniz. Kendinizi korumak adına bir çok şeyden vazgeçersiniz. Yorulmuşsunuzdur artık ve bu yüzden kendinizden bile vazgeçersiniz. Öyle bir vazgeçiştir ki bu kimseyi istemezsiniz. Bırakın yalnız kalmayı, yalnız ölmeyi bile göze almışsınızdır. Dibe vurmak için elinizden geleni, ardınıza koymazsınız.

O dibe vurma zamanında bir rüya görüyordum sık bir şekilde... Aslında rüya mıydı değil miydi bilmiyorum. Hani, bazen olur ya?

Ulen, "Hani, bazen" ile başlayan cümleleri hiç sevemedim gitti.

Rüya mı gerçek mi yoksa sizin kurduğunuz ya da uydurduğunuz bir hayal mi olduğunu bilemezsiniz ya öyle bir şey işte... "Öyle bir şey işte" içeren bir cümle kurmayalı da bayağa zaman olmuş.

Neyse bu rüyamsı şeyde büyük ve loş bir odanın ortasında büyük bir dikdörtgen masa var. Kısa kenarı, uzun kenarından bayağa kısa... Hatta uzun kenarın uzunluğu, kısa kenarın uzunluğunun 10 katının 2 eksiği falan...

Masanın kısa kenarında ben oturuyorum; geri kalanında ise hayatıma bir şekilde girmiş kadınlar oturuyor. Bunlar sadece ilişki yaşadıklarım vs. değil. Bir şekilde hayatıma, duygu dünyama(o da ne demekse) girmiş kişiler... Annem ve kız kardeşim de dahil bu topluluğa...

Başta tek tek konuşuyorlar. Sessizce dinliyorum; söylenilenleri değerlendiriyorum. Sonra o sessizlik kayboluyor yavaş yavaş... Söylenilenler suçlamalara dönüşüyor, bağrışmalar başlıyor. Ama öyle böyle değil. Bu durum bir süreden sonra işkenceye dönüşmeye başlıyor. Tıpkı seyircisiz oynanacak bir maça kadınlar gitmiş gibi bir stat atmosferi oluşuyor.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim: Ben kadın olsam o olaya karşı çıkardım; kadınları resmen insan yerine koymadıklarının bir göstergesidir o uygulama... Başka bir tartışma konusu diyerek savuşturuyorum bu durumu...

Masada dırdır almış başını gidiyorken bir anda karşımdaki kapı açılıyor. İçeri kör edici bir parlaklıkta, beyaz bir ışık süzülmeye başlıyor. İstemeyerek de olsa gözlerimi kapıyorum. Yavaş yavaş aralarken gözlerimi, ışığın önünde belli belirsiz bir siluet görüyorum. Tabi ki de bir kadın silueti...

Ortalığı kaplayan sadece beyaz ışık değil artık. Sessizlik de paylaşıyor bu kaplama işlemini.

Belli belirsiz o siluet yanıma geliyor diğer kadınların bakışları arasında. Çıt dahi sesini çıkaramıyor. Yanıma gelen siluet duruyor, elini uzatıyor tutmamı bekleyerek. İstemsizce tutuyorum. Aslında istemsizce değil bu hareketim. Gayet isteklice... Kaldı ki eli kavrama çabukluğum ve şiddetimden belli ediyorum bu isteği...

Bir an önce oradan uzaklaşmak istiyorum. Siluetle birlikte kapıya hatta ışığa doğru yürüyorum. Masada şaşkın bakışlar, mırıldanmalara "Buyrun! Sıra sizde" demeye başlıyor o sırada...

Ben aldırış etmeden yürüyorum ve o kapıdan içeri, tanımlanamayan cisim sıfatı taşıyan siluetle birlikte geçiyorum ve kapı kapanıyor. Nereye gittiğimi öğrenemeden aniden ortalığı bir karanlık kaplıyor ve ben, kendime geliyorum.

Bu hayal- rüya karışımı şeyde hep o kapıdan giriyorum. Gerçek hayat dediğimiz olayda da o kapıdan elbet bir gün o şekilde gireceğimi sanıyordum. Nitekim bu sefer yaklaşmıştım da...

"Bu sefer" demek haksızlık olur; ilk kez bu kadar yaklaşmıştım.

Onun beni, oturduğum sandalyeden -aslında bu bulunduğum dip oluyor- kaldırıp, onca hengamenin içerisinde kapının eşiğinden geçireceğini sanmıştım.

Gerçekten inandığım buydu...

Hayatımda ilk kez bu kadar dibe vurmuştum; hayatımda ilk kez kurtarılmaya ihtiyacım vardı ve bütün bunlardan sonra hayatımda ilk kez o siluetle karşılaştığımı sanmıştım.

Giriş bölümünde bahsettiğim o izleri, kendinden vazgeçişi, dibe vurmayı anlamasını, beni alıp o eşikten geçirmesini beklemiştim, istemiştim. Beni olduğum gibi kabul edeceğini, 27 yılda insanların, olayların açtığı irili ufaklı yaraları iyileştireceğini, görmezden gelip hiçbir şey olmamışçasına davranacağını sanmıştım.

Ama yanıldım. Nitekim öyle olmuyormuş.

Aksine o yaraları bırakın iyileştirmeyi, kabul etmediği gibi bir de üzerine tuz basmakla meşgul oluyordu kimi zaman. Beni anlamaya çalışmadığı gibi karnımın o kulak memesi kıvamındaki yerlerine vurmaktan kendini alıkoyamadı.

*O zaman o, o değilmiş.*

Düz mantıkla bakarsak haklı olabilirsin; ama bana güveniyor musun bilemem de O'ydu bea iç ses... Gerçekten oydu...

*Sen öyle diyorsan öyledir. Bana bok yemek düşer.*

Ben anlayacağını ve ona göre davranacağını sanmıştım; ama yanılmışım. Anladığı, hak verdiği anlar olmasına rağmen beni o kapıdan, eşikten geçiremedi. 

O kapı kapandı. Üstelik bu sefer açılmasına, benim o ışığı görmeme rağmen kapandı.

Ve bu sefer biliyorum ki o kapı hiç açılmayacak ve ben ne o silueti ne de o ışığı göremeyeceğim.

Halbuki hayatımın hiçbir döneminde mutlu olmak için kasmamıştım. Ama düşünüyorum da ben, bu sefer gerçekten mutlu olmak istedim...

Sadece bu sefer ben idare etmek istemedim, idare edilmek istedim. Bir şeyler yapmadan önce karşımdaki kişinin bir şeyler yapmasını bekledim. Ama olmadı. Fazla geldi. Anlaşılamadı, tahammül edilemedi, saygı gösterilemedi.

Bunlar için hiç kimseyi suçlamıyorum kendimden başka...

*Kendini suçlamak her zaman iyidir.*

Ne olursa olsun hak veriyorum aslında O'na... Şahsen ben de olsam uğraşmazdım benim şu halimle... Ama benim de haklı olduğum yerler olduğunu düşünüyorum. Herkes haklı; aynı zamanda herkes haksız değil mi zaten şu dünyada?

Bu yazdıklarıma birçok kişi kıçıyla gülecektir. Ama ben o eşiğin öteki tarafına geçemedikten sonra dünyada hiçbir şey şekilde sikimde değil...

Bir de şunu fark ettim hayatı boyunca duygularının peşinde koşmaya çalışan ben, ilk kez duygularımı bu kadar net açıklıyorum.

Evet, doğumda zaten yalnızız, ölümde daha da yalnız olacağız. En azından ölümü yalnız karşılayabilecek kadar güçlü hissediyorum kendimi...

Her şey bir yana da en boktan durum şu: Bu kadar çabalamışken, birden yine o vazgeçişlere geri dönmek... Belki bu sefer çekip gidebilirim. Bu sefer gerçekten düşünüyorum şu fiş çekme olayını...

Bu arada bugün resmen bir film sahnesi gibiydi. Yağmur vardı. Mekan da tren garıydı zaten. Her şey özenle hazırlanmış gibiydi.

*Bir de oradaki görevlilerden biri çıkıp "T.C.D.D'nin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak tren garı vedalaşmanızı onaylıyorum." deseydi tam olurmuş.*

Zaten berbat bir ruh hali içerisindeyim sen de gelme üzerime...

O değil de kendimi cidden bok gibi hissediyorum. Olabilecek güzel bir geleceğin bu hale gelmesine izin verdiğim için kendime kızıyorum. Hazırlıklı olmadığım için, yorgunluğu kabul edip hiçbir şey yapmaya yeltenmediğim için. Hak etmeyene yapıp karşılığını alamadığım için gerçekten hak edene yapmadığım için...

Kızgınlığın yanında pişman ve üzgünüm de... Keşke bir kez daha deneme şansım olsaydı da her şeye yeniden başlayabilseydik...

Canım yanıyor lan! Daha ötesi yok...

Yazmaya başlarken bu şarkıyı(*) başlık yapmak ya da yazının sonuna yani buraya eklemek gibi bir düşüncem yoktu. Kendiliğinden gelişti...

Neyse dinleyin...

(*) Not:

Placebo: Protect Me From What I Want (Live)




2 Ağustos 2011 Salı

Futbol...

İnsanlar ikiye ayrılır benim nezdimde... İlk grup, futbolun asla sadece futbol olmadığını düşünenlerden; 2. grup ise futbolun 22 adamın bir topun peşinden koşması olduğunu düşünenlerden oluşur.

Bana göre ikisinin ortası yoktur. Ortada olanları hiç düşünmeden, yargısız infaz yapıp 2. gruba sokarım ve bunu yaparken gözlerinin yaşına dahi bakmam.

Çok keskin bir giriş olduğunun farkındayım ama benim gerçeğim bundan ibarettir.

Çok uzun zamandan sonra yaklaşık 2 aydır her hafta düzenli olarak halı saha maçı yapmamın bu keskin girişe katkısı yadsınamaz.

Futbolu delilik derecesinde seven bir insan evladıyım... Oynamak, seyretmek, pc oyunlarında yönetmek vs. aklınıza ne geliyorsa çok sevdiğim aktivitelerdir.

Kaç yaşında futbol oynamaya başladığımı hatırlamayacak kadar küçük yaşta başladım futbol oynamaya... Taş, ezilmiş kola kutusu, balon diye tabir edilen plastik top, 3 katlı kames, futbol topu (dikişli, dikişsiz, mikasa, fevernova, total 90) vs. hepsiyle oynamışlığım vardır.

Hatta bu tutkumu bilen eski sevgililerden birinin aldığı Nike Total 90 hala evde baş köşededir.

Zaten sokaklarda büyüyen, mahalle maçı kavramının ne olduğunu bilen kuşakların son temsilcisi olduğumuzu düşünürsek futbolun bizim kuşaktaki yeri tartışılamaz.

Hasta olsam bile maç denildi mi kadrodaki yerimi hep alırdım. Hayatım boyunca geri çevirdiğim maç sayısı bir elin parmaklarının sayısının yarısından bir fazlasını geçmez. Hesaplamakla uğraşmayın bence... Sonuçta demek istediğimi anladınız.

Futbolcu olmak içimde kalan bir uktedir her zaman ve hep de öyle olacak. İlkokulda Taner Hoca, babamı çağırıp "Poyraz'a lisans çıkaracağım." dediğinde dünyalar benim olmuştu; ta ki annemin (tam burada yüzümü buruşturup sesimi incelterek anne taklidi yaptığımı düşünün) "Olmaz anadolu lisesi sınavları var." dediği ana kadar...

Sevincim, golü attığı dakika içerisinde kendi kalesinde gol gören takımın sevinci kadar kısa sürmüştü ne yazık ki...

İlkokul 5'te herkese takdir teşekkür dağıtarak hakkımı yediğini düşündüğüm ilkokul hocasına herkesin önünde bağırıp çağıran bir velet olan ben, annemin ve onu onaylayan babamın aldıkları karar karşısında tek kelime edememiştim.

Mahalle maçlarının, evdeki koridor maçlarının, salon maçlarının, halı saha maçlarının, sınıf turnuvalarının, okul turnuvalarının hiçbiri beni tatmin etmedi, etmeyecek de... Bu aşikar...

İçimde her zaman olacak olan tatmin edilmemiş bu futbol tutkusu bende başka duygulara sebep oluyor.

Şimdiki aileler çocuklarını ellerinden tutup götürüyorlar futbol okuluna... Bir umut belki sporcu olur diye... Her ne kadar bu durum başka tartışma konusu olsa da o çocukları kıskanıyorum. Bunu hiçbir şekilde inkar edemem.

Keşke benim ailem riske girmemek için topu taca atan defans oyuncusu gibi davranmasaydı. Topu kontrol edip şöyle bir oyuna baksalardı. Şayet dediğim gibi davranmış olsalardı bugün bu hayalimi gerçekleştirmiş olurdum.

Kusura bakmayın ama bu konuda mütevazi davranmayacağım. Bugün en sık duyduğumuz klişedir "Ben futbolcu olsaydım şundan daha iyi oynardım." lafı... Ama bu konuda hep kendime güvendim. Her şeyi geçtim sırf bu aşırı isteğim bile beni orta sınıf bir futbolcu yapardı. Bugün örneklerini görüyoruz zaten.

Her ne kadar annem şu anda, gole giden adamı düşürmeyen defans oyuncusu pişmanlığını yaşasa da iş işten çoktan geçti. Anneme fair play ödülü vererek yazıya devam ediyorum.

Az önce bahsettiğim kıskançlık duygusunun yanında ortaya çıkan diğer bir duygu da öfke... Yok yok, aileme karşı değil. Şike olaylarından bahsediyorum.

2 hafta önceki halı saha maçında uzun süredir fark yediğimiz takımı yendik. Sağ dizim feci ağrıyordu maçtan sonra. Ayağımın üzerine basamıyordum. Nitekim söylediğim şey "Kazandık, yemişim dizimi." olmuştu. Şimdi ben oynamak için para almıyorum, üzerine bir de para veriyorum.

Ama diğer tarafta benim hayalimi yaşayan, normal bir işte çalışıp kıçlarını yırtsalar dahi hayatları boyunca kazanamayacakları paradan fazlasını 1 yılda kazanmalarına rağmen bu paranın 10'da 1'i için şike yapan alt basamak yaşam formları var. Ben bunu anlamıyorum arkadaş. Ve bunu kimse de bana anlatamaz.

Tuttuğun takımın maçını izlerken, kritik bir anda gol kaçıran futbolcuya kendini tutamayıp küfredersin ya hani; işte ben bu heriflere o küfürlerden çok daha ağırlarını ediyorum.

Benim hayalimi dürüst bir şekilde yaşamadıkları için, kendilerine verilen fırsatı ellerine yüzlerine bulaştırdıkları için, hiç değilse izleyerek keyif aldığım bir şeyin içine sıçtıkları için küfrediyorum bu adamlara...

Ve benim adalet anlayışımda bu heriflerin cezası müebbet hapistir... Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez...

Açıkçası siyasi yazı yazmaktan zerre haz etmiyorum. Bu tarz konuları konuşmak bile yoruyor artık beni... "Özal dönemi çocuğuyum, apolitiğim ben." deyip geçiştirmek en kolay yolu aslında...

Ama bu tarz olaylar hakkında o kadar çok laf söyleniyor ki insan bir şeyler söylemeden duramıyor. N.ş.a'da bu durum umrumda da olmaz; ama söylenen lafların çoğu boş... Üstelik eğlenme amaçlı gittikleri uluslararası adı altındaki bir konserde sahneye çıkan Kürt bir sanatçıyı protesto ederek mantık sınırlarını zorlayan alt basamak yaşam formları var. Ve üstelik ağızlarından çıkan cümle de: "Şehitlerin kanı soğumadı daha." ...

İşte bu yüzden bir iki kelam etmek istiyorum.

Van Başkale İlçe Jandarma'nın ana girişinde hemen sağda bir tablo yer alır. Bu tabloda bugüne kadar Başkale'de şehit düşen askerlerin resimleri, isimleri, ne zaman ve nerede öldükleri yazar. 5 ay boyunca o tabloyla birçok kez karşılaştım. Ama oradan bir isim sorsanız hatırlamam. Üstelik hafızam ciddi anlamda güçlüdür. Bu bile aslında bir şeyleri anlatmaya yetiyor ya, neyse...

Bugün 3 isim daha o tabloya adını yazdırmak için bekliyor tabutlarında. Cümlenin başı sanki Hollywood'daki o Şöhretler Kaldırımı'na adları yazılacakmış gibi dursa da sonu o şekilde bitmiyor.

Aslında kurduğum şu ironik cümle bu ülkede ne yazık ki gerçek olan cümle... O tabloda yer almak şan, şereftir... İşte bu ülkede aşılanan duygu bu... Bir şeylerin farkına varmadığımız sürece de bu böyle gidecek. Ölmüş çocuklarının acısını haykırırken diğer oğlumu da alın zihniyeti bitmediği sürece o tabloya yeni isimler eklenecek.

İşin en acısı da Hollywood'daki o kaldırımdan birinin ismini sorduğunuzda cevap verebilirim; ama o tablodan birinin adını söyleyemem. Üstelik her ne kadar yaptığım iş icabıyla orada ismi yazanlar kadar ölme riski taşımamış olsam da ölme riskim yani o tabloda ismimin yer alma ihtimali vardı. Buna rağmen bir isim bile hatırlayamamam gerçekten çok acı ve bu durum benim duyarsız oluşumla ilgili değil kesinlikle...

Ben bu ülkeye karşı umudunu erken kaybedenlerdenim. Ben daha ortaokulda "Bu ülkeden bir bok olmaz." dediğinde hocası tarafından notu kırılan bir velettim... Hocanın bu davranışı, kurduğum cümlenin havada asılı kalmamasını da sağlamıştı.

Ben askere giderken de bu ülkeyle ilgili en ufak bir umut taşımıyordum. Şayet o ufak umudu taşıyanlar da onu bırakıp bitiriyorlardı askerliklerini...

Orada kaldığım 5 aylık süre zaten az çok tahmin ettiğim şeyleri onaylama fırsatı oldu benim için.. Öyle çok kritik bir görevim yoktu belki ama az çok gözlem yapma yetisine sahip olduğumdan bugün kendimde ahkam kesme hakkını buluyorum.

Gördüklerimi, duyduklarımı öyle çok matah şeyler olmasa da anlatma niyetinde değilim. Bunları sadece dost meclislerinde yeri geldiğinde ya da bi' boktan haberi olmadan boş boş konuşanların ağzını kapatmak için konuşuyorum...

Ama tek söyleyeceğim şey: Orada ölenler, birilerinin ölmesi gerektiği için ölüyor. Birileri istediği için... Bu çok net...

Askerde size bir iş verirler ve onu yaparsınız. Çoğu zaman sadece yapmak için yaparsınız. Neyi niçin yaptığınızı bilmeden yaparsınız. Bu her şey için böyledir. Bu ölürken de böyledir.

Neden öldüğünüzü bilmezsiniz. Size "Bu ülke için." derler ama gözünüzün içine baka baka yalan söylerler. Bu yüzden şehit gibi süslenmiş laflar benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor artık...

Bu ülkede 30 yılda 30.000 kişi şehit düştü... Şehitler ölse de ölmese de bu vatan bölünmüyor. Bu vatan bölünecekse, birileri istediği zaman bölünür. Bu ülkedeki bütün insanlar ölse de bölünür.

İstediğiniz kadar saçmaladığımı söyleyebilirsiniz. Ama zerre umrumda olmayacak.

Çünkü oradaki ilişkiler tamamen çıkar üzerine kurulu. Ve böyle bir ortamda kimse beni, ölenlerin vatan için öldüğüne inandıramaz.

Bu söylediklerim sadece askerlerin ölümlerini kapsamıyor. Bize karşı taraf olarak lanse edileni de kapsıyor. Evet pusu kurmak vs. bunlar bana basit bir bilgisayar oyunu oynarken bile adice geliyor; ama karşı taraf için ölenler de ne için öldüklerini bilmiyor.

Orada nöbet tuttuğumuz yerdeki çitlerin arkasında çocuklar oyun oynardı. Köpek bağlasan durmayacak bir yerde o çocuklar yaşama savaşı veriyor. Oyun oynayabildikleri tek şey bir dal parçasıyla kazdıkları çukurdan çıkan kum...

Dertleri ayrı bir ülke kurmak falan da değil. Amına koyayım o insanlar bilmiyorlar mı lan ayrı bir ülke kurulsa durumlarının değişmeyeceğini? Biliyorlar.

Veletken taraflı anlatılan tarih derslerinde Osmanlı İmparatorluğu ilgimi çekerdi hep... İnanılmaz büyük, sürekli genişleyen bir imparatorluk...

Sonra sınır denen şeyin ne kadar saçma olduğunu düşünmeye başladım. "Ulen siktiğimin çizgisi 5 metre içerde olsa ne olur olmasa ne olur amına koyayım?" demeye başladım zamanla... Nöbet tutarken de aynı şeyi söylüyordum.

Din, sınır, ülke, bayrak, dil, ten rengi vs. hepsi para ve güç için... 3-5 kişinin cebi dolacak, iktidar sahibi olacak diye bütün bu olanlar...

Sonu baştan belli olan bir oyun için bütün bu hile hurda o kadar saçma geliyor ki bana... Anlam veremiyorum. Anlam vermeye çalıştıkça da yoruluyorum.

Kısacası orada ölenlerin bedenleri, sağlanan çıkarların üzerini; orada ölenlerin bedenlerinin üzerini de toprak kaplıyor...

Ve ne yazık ki ölenler öldükleriyle kalıyor...

Şu sakız reklamındaki diyalogla yazının sonuna geldiğimi belirteyim:

+ Bu komşuda da sakız ağaçları ne güzel olmuş.

- Toprak aynı toprak, hava aynı hava be Kostas.

Ünlü faşist yazar ve düşünür Yılmaz Özdil'in yazısını paylaşan kişi moduyla da yazıyı bitireyim:

Anlayana...