7 Şubat 2012 Salı

Protect Me From What I Want...


Yarım yıl...

Ne mi bu?

Buraya yazı yazmadan geçen süre... Beni tanıyanlar, düz mantıkla hatta çok düz mantıkla bakacak olursa; çok mutlu zamanlar geçirdiğimi düşünebilir. Çünkü; ben yazı yazma işlemini sıkıntılı olduğum zamanlarda gerçekleştiririm. Yazı yazdığıma göre sıkıntılı bir ruh hali içerisindeyim an itibariyle... İşte düz mantık denen şey de bundan ibarettir. 

Ama yer yer mutlu günlerim olsa da çok mutlu mesut, börtü böcek zamanlar geçirmediğimi itiraf etmeliyim. Ettim gitti...

Ama şu da var zaman zaman kendimi, hayatımda hiç hissetmediğim kadar huzurlu ve mutlu hissettim. Kesinlikle pişman değilim yaşadıklarımdan...

Şöyle düşünün: 27 yaşındasınızdır. Birçok şey yaşamışsınızdır. Bu yaşanmışlıkların her alanda olduğunu düşünün. Kariyer, aile, ilişki, çocuk vs.

*Ne çocuğu lan? Bokunu çıkarma*

Olm, bu sefer karışma, çok pis şeyler olur; uyarıyorum şimdiden!

*Tamam lan tamam karışmıyorum. Belli ki saçmalayacaksın yine.*

Bir çok şey yaşarsınız; bir sürü şey, insan, olay vs. çok büyük yaralar açar, çok büyük izler bırakır. Bazıları gerçekten çok büyüktür, bazılar ise devede kulak...

Ben hayatım boyunca hiçbir zaman yaşadığım sorunların çok büyük olduğunu iddia etmedim, etmem de zaten. Ama bir sorunlu insanlar listesi yapacak olsak, sonlarda da yer almayacağımı çok iyi biliyorum.

Zaten olayım da yaşadığım sorunlar vs. değil.

Bu arada çok "vs." kullandığımın farkındayım. Ne yapayım amına koyayım, yazmaya yazmaya yazmayı unutmuşum.

Olay cidden bu sorunlar değil. Herkes ne yaşıyorsa büyüktür ve kendinedir... Söylemeye çalıştığım şey şu: Bir takım insanların, olayların sizde bıraktığı irili ufaklı izler...

Hatta bu izler öyle ki siz daha doğmadan olmuş olayların bıraktığı izler... Buna bir şey yapabilir misiniz?

Affedersiniz ama bir sikim yapamazsınız.

Hayatınız bu izlerle oluşur, oluşmuştur da...

Yapacağınız hiçbir şey yoktur onlara... Daha sonra sizin seçimleriniz, yaşadıklarınız sonucu olan izler eklenir onların üzerine. İşin komik yanı, onlara da bir şey yapamazsınız; siz daha ne olduğunu anlamadan o iz yerini çoktan almıştır.

İşte bazen daha fazla iz istemezsiniz. Kendinizi korumak adına bir çok şeyden vazgeçersiniz. Yorulmuşsunuzdur artık ve bu yüzden kendinizden bile vazgeçersiniz. Öyle bir vazgeçiştir ki bu kimseyi istemezsiniz. Bırakın yalnız kalmayı, yalnız ölmeyi bile göze almışsınızdır. Dibe vurmak için elinizden geleni, ardınıza koymazsınız.

O dibe vurma zamanında bir rüya görüyordum sık bir şekilde... Aslında rüya mıydı değil miydi bilmiyorum. Hani, bazen olur ya?

Ulen, "Hani, bazen" ile başlayan cümleleri hiç sevemedim gitti.

Rüya mı gerçek mi yoksa sizin kurduğunuz ya da uydurduğunuz bir hayal mi olduğunu bilemezsiniz ya öyle bir şey işte... "Öyle bir şey işte" içeren bir cümle kurmayalı da bayağa zaman olmuş.

Neyse bu rüyamsı şeyde büyük ve loş bir odanın ortasında büyük bir dikdörtgen masa var. Kısa kenarı, uzun kenarından bayağa kısa... Hatta uzun kenarın uzunluğu, kısa kenarın uzunluğunun 10 katının 2 eksiği falan...

Masanın kısa kenarında ben oturuyorum; geri kalanında ise hayatıma bir şekilde girmiş kadınlar oturuyor. Bunlar sadece ilişki yaşadıklarım vs. değil. Bir şekilde hayatıma, duygu dünyama(o da ne demekse) girmiş kişiler... Annem ve kız kardeşim de dahil bu topluluğa...

Başta tek tek konuşuyorlar. Sessizce dinliyorum; söylenilenleri değerlendiriyorum. Sonra o sessizlik kayboluyor yavaş yavaş... Söylenilenler suçlamalara dönüşüyor, bağrışmalar başlıyor. Ama öyle böyle değil. Bu durum bir süreden sonra işkenceye dönüşmeye başlıyor. Tıpkı seyircisiz oynanacak bir maça kadınlar gitmiş gibi bir stat atmosferi oluşuyor.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim: Ben kadın olsam o olaya karşı çıkardım; kadınları resmen insan yerine koymadıklarının bir göstergesidir o uygulama... Başka bir tartışma konusu diyerek savuşturuyorum bu durumu...

Masada dırdır almış başını gidiyorken bir anda karşımdaki kapı açılıyor. İçeri kör edici bir parlaklıkta, beyaz bir ışık süzülmeye başlıyor. İstemeyerek de olsa gözlerimi kapıyorum. Yavaş yavaş aralarken gözlerimi, ışığın önünde belli belirsiz bir siluet görüyorum. Tabi ki de bir kadın silueti...

Ortalığı kaplayan sadece beyaz ışık değil artık. Sessizlik de paylaşıyor bu kaplama işlemini.

Belli belirsiz o siluet yanıma geliyor diğer kadınların bakışları arasında. Çıt dahi sesini çıkaramıyor. Yanıma gelen siluet duruyor, elini uzatıyor tutmamı bekleyerek. İstemsizce tutuyorum. Aslında istemsizce değil bu hareketim. Gayet isteklice... Kaldı ki eli kavrama çabukluğum ve şiddetimden belli ediyorum bu isteği...

Bir an önce oradan uzaklaşmak istiyorum. Siluetle birlikte kapıya hatta ışığa doğru yürüyorum. Masada şaşkın bakışlar, mırıldanmalara "Buyrun! Sıra sizde" demeye başlıyor o sırada...

Ben aldırış etmeden yürüyorum ve o kapıdan içeri, tanımlanamayan cisim sıfatı taşıyan siluetle birlikte geçiyorum ve kapı kapanıyor. Nereye gittiğimi öğrenemeden aniden ortalığı bir karanlık kaplıyor ve ben, kendime geliyorum.

Bu hayal- rüya karışımı şeyde hep o kapıdan giriyorum. Gerçek hayat dediğimiz olayda da o kapıdan elbet bir gün o şekilde gireceğimi sanıyordum. Nitekim bu sefer yaklaşmıştım da...

"Bu sefer" demek haksızlık olur; ilk kez bu kadar yaklaşmıştım.

Onun beni, oturduğum sandalyeden -aslında bu bulunduğum dip oluyor- kaldırıp, onca hengamenin içerisinde kapının eşiğinden geçireceğini sanmıştım.

Gerçekten inandığım buydu...

Hayatımda ilk kez bu kadar dibe vurmuştum; hayatımda ilk kez kurtarılmaya ihtiyacım vardı ve bütün bunlardan sonra hayatımda ilk kez o siluetle karşılaştığımı sanmıştım.

Giriş bölümünde bahsettiğim o izleri, kendinden vazgeçişi, dibe vurmayı anlamasını, beni alıp o eşikten geçirmesini beklemiştim, istemiştim. Beni olduğum gibi kabul edeceğini, 27 yılda insanların, olayların açtığı irili ufaklı yaraları iyileştireceğini, görmezden gelip hiçbir şey olmamışçasına davranacağını sanmıştım.

Ama yanıldım. Nitekim öyle olmuyormuş.

Aksine o yaraları bırakın iyileştirmeyi, kabul etmediği gibi bir de üzerine tuz basmakla meşgul oluyordu kimi zaman. Beni anlamaya çalışmadığı gibi karnımın o kulak memesi kıvamındaki yerlerine vurmaktan kendini alıkoyamadı.

*O zaman o, o değilmiş.*

Düz mantıkla bakarsak haklı olabilirsin; ama bana güveniyor musun bilemem de O'ydu bea iç ses... Gerçekten oydu...

*Sen öyle diyorsan öyledir. Bana bok yemek düşer.*

Ben anlayacağını ve ona göre davranacağını sanmıştım; ama yanılmışım. Anladığı, hak verdiği anlar olmasına rağmen beni o kapıdan, eşikten geçiremedi. 

O kapı kapandı. Üstelik bu sefer açılmasına, benim o ışığı görmeme rağmen kapandı.

Ve bu sefer biliyorum ki o kapı hiç açılmayacak ve ben ne o silueti ne de o ışığı göremeyeceğim.

Halbuki hayatımın hiçbir döneminde mutlu olmak için kasmamıştım. Ama düşünüyorum da ben, bu sefer gerçekten mutlu olmak istedim...

Sadece bu sefer ben idare etmek istemedim, idare edilmek istedim. Bir şeyler yapmadan önce karşımdaki kişinin bir şeyler yapmasını bekledim. Ama olmadı. Fazla geldi. Anlaşılamadı, tahammül edilemedi, saygı gösterilemedi.

Bunlar için hiç kimseyi suçlamıyorum kendimden başka...

*Kendini suçlamak her zaman iyidir.*

Ne olursa olsun hak veriyorum aslında O'na... Şahsen ben de olsam uğraşmazdım benim şu halimle... Ama benim de haklı olduğum yerler olduğunu düşünüyorum. Herkes haklı; aynı zamanda herkes haksız değil mi zaten şu dünyada?

Bu yazdıklarıma birçok kişi kıçıyla gülecektir. Ama ben o eşiğin öteki tarafına geçemedikten sonra dünyada hiçbir şey şekilde sikimde değil...

Bir de şunu fark ettim hayatı boyunca duygularının peşinde koşmaya çalışan ben, ilk kez duygularımı bu kadar net açıklıyorum.

Evet, doğumda zaten yalnızız, ölümde daha da yalnız olacağız. En azından ölümü yalnız karşılayabilecek kadar güçlü hissediyorum kendimi...

Her şey bir yana da en boktan durum şu: Bu kadar çabalamışken, birden yine o vazgeçişlere geri dönmek... Belki bu sefer çekip gidebilirim. Bu sefer gerçekten düşünüyorum şu fiş çekme olayını...

Bu arada bugün resmen bir film sahnesi gibiydi. Yağmur vardı. Mekan da tren garıydı zaten. Her şey özenle hazırlanmış gibiydi.

*Bir de oradaki görevlilerden biri çıkıp "T.C.D.D'nin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak tren garı vedalaşmanızı onaylıyorum." deseydi tam olurmuş.*

Zaten berbat bir ruh hali içerisindeyim sen de gelme üzerime...

O değil de kendimi cidden bok gibi hissediyorum. Olabilecek güzel bir geleceğin bu hale gelmesine izin verdiğim için kendime kızıyorum. Hazırlıklı olmadığım için, yorgunluğu kabul edip hiçbir şey yapmaya yeltenmediğim için. Hak etmeyene yapıp karşılığını alamadığım için gerçekten hak edene yapmadığım için...

Kızgınlığın yanında pişman ve üzgünüm de... Keşke bir kez daha deneme şansım olsaydı da her şeye yeniden başlayabilseydik...

Canım yanıyor lan! Daha ötesi yok...

Yazmaya başlarken bu şarkıyı(*) başlık yapmak ya da yazının sonuna yani buraya eklemek gibi bir düşüncem yoktu. Kendiliğinden gelişti...

Neyse dinleyin...

(*) Not:

Placebo: Protect Me From What I Want (Live)